Anasayfa » İslam Mezhepleri Tarihi » Haniflik, Hanefilik ve Nizamiye Medreseleri – Akın KARADENİZ
Haniflik, Hanefilik ve Nizamiye Medreseleri – Akın KARADENİZ

Haniflik, Hanefilik ve Nizamiye Medreseleri – Akın KARADENİZ

Akın KARADENİZ
TÜDEF Genel Başkanı – İLSAM Genel Koordinatörü

Yüce Allah Rûm Sûresi 30. Ayette “Yüzünü Allah’ın fıtratı olan hanif dinine çevir ki Allah insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır.” buyurmaktadır. Bu ayetten de anlaşılacağı üzere İslâm fıtrat dinidir. İnsan ruhu fıtrata göre yaratılmıştır. Fıtrat kelimesi, ‘ilk yaratılış’ manasına gelir. Terim olarak fıtrat ‘Allah’ın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.’ Ayetteki ‘Yüzünü Allah’ın fıtratı olan hanif dinine çevir…’ ifadesi İslâm dininin özünün Haniflik, Hanifliğin de Allah’ın fıtratı olduğunu bize bildirir.

Bozkurt ‘İnhiraf’ adlı eserinde Hanifliği anlatırken özetle şu açıklamalara yer vermiştir:

“Haniflik bütün dinlerin özüdür. Yani bütün dinler fıtratı esas alır. Hanif kelimesi tertemiz, duru, pak anlamlarına gelmektedir. Kur’ân’da bu kelime insanın, bütün batıl inançları ve ilahları reddederek, sadece bir olan Allah’a ve O’nun yoluna en saf ve en duru bir şekilde kendisini teslim etmesi anlamında kullanılır. Hanifliğin Tevhid, rasyonalite ve güzel ahlak olmak üzere üç temel esası vardır ki bu üç esas Kur’ân’ın insanlığa getirdiği en önemli üç şeydir. Tevhidin özü ‘Lâilâheillallah’ ifadesidir ki bu ifade bize önce Allah’tan gayri bütün ilahları, batıl inançları ve hurafeleri reddetmeyi ve akabinde yalnızca O’na kul olmayı öğretir. Rasyonalite, akla, mantığa, pozitif bilimlere ve evrensel hakikatlere önem vermektir ki Kur’ân yedi yüzü aşkın ayetle insanları tefekküre teşvik eder. Hanifliğin üçüncü esası olan Güzel ahlak ise dinin bakiyesidir ve Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinin tecellilerine yani sevgiye, merhamete ve hoşgörüye dayanır.” (1)

İslâm Dünyasında en yaygın mezhep olan ve Müslüman nüfusun yarısından fazlasının müntesipliğini kazanmış olan ve ağırlıklı olarak da Anadolu’da ve Orta Asya’da yayılan Hanefi Mezhebi bugün yeryüzünde Hanif İslâmının en önemli temsilcisidir. Hanefi Mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife (ö.767) ‘Ebû Hanife’ künyesini Arapçadaki ‘gönülden tertemiz şekilde iman eden’ anlamındaki ‘hanif’ sözünden ‘haniflerin babası/efendisi’ manasında almıştır.

Hanefi Mezhebi, Arap milliyetçiliğini ve nakli esas alan ve bir baskı rejimi olan Emevi Devletinin resmi mezhebi Selefiye Mezhebinin tehlikelerinden İslâm’ı korumuş ve yeniden Müslümanları akla, mantığa, pozitif bilimlere, sanata ve ticarete önem vermeye davet etmiştir. Bu davetin neticesinde de Müslümanlar içerisinden dünyaya namzet birçok bilim ve fikir adamı çıkmıştır. Hanefi mezhebi sayesinde 800 ile 1200 yılları arası İslâm Medeniyetinin altın çağı olmuştur. Ebû Yusuf (ö.798) gibi fakihler, Buhari (ö.870), Müslim (ö.875) gibi hadis âlimleri, Maturidî (ö.944) gibi İtikat imamları, Fârâbi (ö.950) gibi İslâm filozofları, İbn-i Sina (ö.1037) gibi dünya tıp tarihinin en önemli simaları ve daha nice bilim adamları ve İslâm âlimleri Hanefi Mezhebi sayesinde yetişmişlerdir. Yine dünyaya sevgi, merhamet ve hoşgörü tohumları saçan Ahmed Yesevi (ö.1166), Hacı Bektaş-i Veli (ö.1271), Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî (ö.1273), Yunus Emre (ö.1321), Hacı Bayram-ı Veli (ö.1429) ve Emir Sultan (ö.1430) gibi mutasavvıflar hep Hanefi mezhebinin içinden çıkmıştır.

İslâm tarihinde Hanefililiğin en önemli temsilcisi Selçuklu Devleti olmuştur. Selçuklu Devleti’nin İslâm Medeniyetine en büyük armağanı Nizamiye Medreseleri’dir. Nizamiye Medreseleri 1067 yılında Sultan Alparslan döneminde Vezir Nizamülmülk tarafından ilk olarak Nişabur’da kurulmuş daha sonra Bağdat’ta bir yükseköğretim kurumuna dönüşmüştür. Medreselere mantığı sokan büyük İslâm âlimi Gazali (ö.1111), bugün Okullarda Pascal Üçgeni olarak öğretilen kavramı oluşturan ünlü matematikçi Ömer Hayyam (ö.1131), ünlü İslâm filozofu İbn-i Rüşd (ö.1198) ve dirayet tefsirinin en önemli isimlerinden olan Fahreddin Râzî (ö.1209) gibi ilim adamları Nizamiye Medreselerinde yetişmişlerdir. Bu medreselerin en önemli özelliği dini ilimlerle pozitif bilimleri aynı anda okutmasıdır. Bu yönü itibariyle Nizamiye Medreseleri tarihte Hanefiliğin kalesi olmuş ve Selefiliğin kalesi olan el-Ezher’in İslâm Dünyasına yaydığı zehire karşı panzehir görevi yapmıştır. Bundan dolayıdır ki İLSAM (İlahiyat İlimleri Araştırma Merkezi) Onursal Başkanı Sayın, İlyas BOZKURT Bey’in ‘Bugün İslâm dünyasının yeni Nizamiye Medreselerine ihtiyacı vardır.’ sözü son derece önemlidir.

21. YÜZYILDA NİZAMİYE MEDRESELERİ

Daha önce de belirttiğimiz gibi İslâm tarihinde Hanif İslâmı’nın ve Hanefililiğin en zirvede yaşandığı devlet olan Selçuklu’nun (1038-1157) İslâm Medeniyetine en büyük armağanı Nizamiye Medreseleri olmuştur. Bu medreselerde ilimler dinî ve aklî ilimler olarak tasnif edilmiş ve bir arada okutulmuştur. Nizamiye Medreselerinde dini ilimlerde Kur’ân merkezli Hanefi düşünce esas alınmış, pozitif bilimlere de önem verilmiş ve bunun neticesinde de hem dini ilimlerde hem de pozitif bilimlerde büyük isimler yetişmiştir. (2)

Liselerde Nizamiye Felsefesi

Selçuklu Dönemi Nizamiye Medreselerinin lise bölümünün günümüzdeki kısmî yansıması İmam Hatip Liselerimizdir. Bu liselerimizde de matematik, fizik, kimya, coğrafya, tarih, edebiyat gibi akli ilimlerle fıkıh, tefsir, hadis gibi dini ilimler birlikte okutulmaktadır. Bugünkü İmam Hatip Liselerimiz şekil olarak Nizamiye Medreselerine benzemekte fakat içerik olarak bazı farklılıklar taşımaktadır. Selçuklunun Nizamiye Medreselerinde Hanif İslâmı ve Hanefi metodoloji hakim iken bugünkü İmam Hatip Liselerimizde tefsir, hadis ve fıkıh derslerinin muhtevalarında hadis merkezli din anlayışını benimseyen Selefi düşünce sistemi ön plandadır. Bugün bu güzide eğitim kurumlarımızda Kur’ân’ı dinin tek kaynağı, sahih hadisleri ve aklı da Kur’ân’ı anlamada yardımcı kaynak kabul eden Hanefiliği esas alarak fıkıh, tefsir ve hadis derslerinin muhtevaları yeniden tanzim edilirse işte o zaman Yeni Nizamiye Medreseleri lise eğitiminde inşa edilmiş olacaktır.

Yükseköğretimde Nizamiye Felsefesi

Nizamiye Medreselerinin Yükseköğretimdeki versiyonu olan İlahiyat Fakültelerimizde ise Fıkıh Usûlü, Tefsir Usûlü ve Hadis Usûlü derslerinin içeriği yine Hanefi metodolojisiyle yeniden tanzim edilmeli, fıkıhta modern hukukun birikimlerinden; tefsirde psikoloji, sosyoloji, tarih, astronomi, tıp vb gibi pozitif bilimlerin ortaya koyduğu bilgilerden yararlanarak; hadisin dindeki yerini de doğru konumlandırarak bir ilahiyat eğitimi verilmelidir. Ayrıca İlahiyat öğrencilerinin dini ilimlerle iştigalinin yanı sıra toplumun her kesimiyle iletişimlerinin güçlenmesi ve özgüvenlerinin artması için sportif, sanatsal ve kültürel alanlardaki branşlardan bir veya birkaçı ile de iştigali teşvik edilmelidir. Bu kurumlarımız yalnızca bir ilim merkezi değil, aynı zamanda her türlü hür düşüncenin de merkezi olmalıdır. Neticede Çağdaş Nizamiye Medreseleri olarak nitelendirebileceğimiz bu kurumlarımız birçok ilim adamının yetişmesini, Kur’âni düşünceninm ve Hanif İslâmı’nın öncelikle ilim dünyasında, sonra da geniş halk kitleleri arasında yayılmasını sağlamada öncü kurum olmalıdır.

Bozkurt’un da dediği gibi “Nizamiye Medreseleri hem insanlık için hem İslâm dünyası için hem de Türk-İslâm tarihi açısından insanlığın gurur tablosudur. Gerek İslâm dünyasında gerekse batıda profesyonel üniversitelerin ilham kaynağı olan, Nizamiye Medreseleri’nin mantığı ve ruhu iyi kavranıp; 21. yüzyılda yeniden ihya edilmelidir. İslâm dünyasının kurtuluşu ve ittihadın reçetesi yeni bir Nizamiye Medreseleridir.”(3)

TÜRKİYE’YE DÜŞEN BÜYÜK GÖREV

Hamuru Hanif İslâmı ile yoğrulmuş Türk milletinin evlatları olarak bizler, ülkemizde yeni İmam-ı Âzam Ebû Hanifeler yetiştirecek, Nizamiye Medreseleri misali İlahiyat Fakültelerinin özlemini duyarken; maalesef bugün Selefi İslâm’ın kalesi durumundaki el-Ezher’de ve uzantıları olan kurumlarda eğitim almış Mısırlı, Suriyeli, Ürdünlü selefi hocalar getirilip ülkemiz İlahiyat Fakültelerine yerleştirilerek bu güzide kurumlarımız ve dolayısıyla ülkemizde yetişecek din adamları nesli adım adım selefileştirilmektedir. Bu durum da ülkemizde taassubun yani bir takım batıl inançlara ve hurafelere körü körüne iman etmenin yaygınlaşmasını netice verecektir.

Şu unutulmamalıdır ki; Hanif İslâmı’nın yaşanmadığı toplumlarda hocaların verdiği dini fetvalar sorgulanmadığı için taassup ve yobazlık artar. Bozkurt’un da dediği gibi “Taassubun en tehlikelisi, yanlış bilgi ve inancın din olarak öğretilmesidir. Mutaassıp kişi, körü körüne bağlandığı şeyin bir de din olduğuna, Allah’ın (cc) emri olduğuna inanıyorsa; ucunda ölüm olsa o yanlıştan dönmez; bunu da cihat olarak kabul eder. Mesela sırtını dikenli sopayla döverek kanatmayı ibadet sanan bir adam, kendisini bundan vazgeçirmek isteyen zatı şeytan telakki eder.” ’(4)

Taassubun en önemli sebebi Kur’ân’ın üzerinde sıkça durduğu tefekkürden ve aklı kullanmaktan uzak kalmaktır. “Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan sağırlar, dilsizlerdir.”(5) ayetindeki sağır ve dilsiz ifadesi mecaz olup ön yargılarıyla hareket edenler anlamındadır. Mutaassıp insanlar hep aklını kullanmayıp ön yargılarıyla hareket edenlerdir. Kur’ân’ın çağrısına uyarak akla, mantığa ve bilimsel gerçeklere önem veren toplumlar sürekli kendini yeniler, çağa ayak uyduran değil çağı arkasından sürükleyen bir konuma gelir. İşte bizim Türkiye’den beklediğimiz de bu konuma gelmesidir.

Günümüzde ekonomide, bilimde, kültürde, sanatta ve hayatın birçok dalında İslâm Dünyasına model olabilmiş ve İslâm Dünyasının adeta doğal bir lideri konumuna gelmiş Türkiye’nin şunları yapması gerekmektedir:

1.Ülkemiz İlahiyat Fakülteleri Hanefi çizgideki Kur’ân İslâmı’nı esas almalı ve bu doğrultuda dini ilimlerin yanında matematik, astronomi, tıp gibi pozitif bilimlere de önem veren, demokrasi, cumhuriyet ve hukukun üstünlüğü gibi modern kavramları benimsemiş din adamları yetiştirmeli.

2.Orta Asya’dan, Orta Doğu’dan, Afrika’dan, Avrupa’dan zeki öğrenciler seçilip ülkemiz İmam Hatip Liselerinde ve İlahiyat Fakültelerinde gerekirse burslu olarak okutularak ve Hanefi çizgide eğitim verilerek bir din adamı nesli yetiştirilmeli ve bu yetiştirilen din adamları tekrar kendi ülkelerine gönderilerek Kur’ân İslâmı tüm dünyaya yayılmalıdır.

Türkiye bu iki konuda üzerine düşeni hakkıyla yaparsa İslâm toplumlarını selefilik hastalığından kurtarma adına büyük bir hizmet yapmış olacaktır.

Bozkurt’un da dediği gibi “Yirmi birinci yüzyıl İslâm’ın yüzyılı olacaktır. İslâm ruhunun ve medeniyetinin yeniden dirilip şahlanması, âlem-i İslâm’ın bidat ve hurafelerden sıyrılıp, Kur’ân’a ve asr-ı saadete tekrar dönmesi ile mümkün olacaktır. İşte tam bu noktada Müslümanların özüne dönmesinde, Kur’ân’a yönelmesinde, taassup ve bağnazlıktan sıyrılıp muasır medeniyetlerin önüne geçmesinde ve İslâm âlemine yeniden diriliş ruhunun pompalanmasında gerek coğrafi konumu, gerek İslâm anlayışı ve gerekse nüfus potansiyeli itibariyle son derece stratejik bir konumda bulunan Anadolu; bu hususta İslâm âlemine genelkurmay karargâhlığı yapacak konumdadır.”(6)

1. M. İlyas BOZKURT; İnhiraf, Sf: 97-104
2. Detaylı bilgi için bknz: M. İlyas BOZKURT; İnhiraf, Sf: 47-52
3. M. İlyas BOZKURT; İnhiraf, Sf: 52
4. M.İlyas BOZKURT; Mukaddime, Sf: 83
5. Enfal Sûresi; 8/22
6. M.İlyas BOZKURT; Mukaddime, Sf: 55

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

eleven + twenty =

*