Anasayfa » İslam Mezhepleri Tarihi » Selefilik Tehlikesi ve IŞİD Terör Örgütü – Akın KARADENİZ
Selefilik Tehlikesi ve IŞİD Terör Örgütü – Akın KARADENİZ

Selefilik Tehlikesi ve IŞİD Terör Örgütü – Akın KARADENİZ

Akın KARADENİZ
TÜDEF Genel Başkanı – İLSAM Genel Koordinatörü

Hz. Ali ve Muaviye arasındaki savaşı Muaviye’nin kazanıp devleti ve rejimi ele geçirmesi İslam tarihinde karanlık bir dönem olan Emevi Döneminin başlamasına sebebiyet vermiştir. Emevi rejimi Arap milliyetçiliğine dayalı diktatör bir rejimdir. Birçok masum kanı dökerek iktidara gelen Emeviler kendi nüfûzunu korumak ve gittikleri yerleri Araplaştırmak için dinin ve din adamlarının gücünü kullanmak istediler. Bunun için de Emeviler mevcut olan Kur’ân merkezli din anlayışını hadis merkezli din anlayışına dönüştürdüler. Ve daha sonra da uydurma hadisler yolu ile toplumu ve sosyal hayatı istedikleri gibi şekillendirmeye ve yönlendirmeye başladılar. Böylece sadece nakli (hadisi) esas alan, aklı devre dışı bırakan, hadis de ayet gibidir diyen, hatta ve hatta hadis ayetin hükmünü neshedebilir (ortadan kaldırabilir) diyecek kadar dalâlette ileri giden, Arap örf ve geleneklerini dinin unsurları haline getiren, pozitif bilimleri, sanatı ve ticareti küçümseyen bir selefilik akımı ortaya çıkmış oldu. (Detaylı bilgi için Bknz: M. İlyas BOZKURT; İnhiraf, Selefi Mezhebi Bölümü)

Bugün İslam Dünyasında selefiliğin kalesi el-Ezher Üniversitesidir. El-Ezher başlangıçta 998 yılında Fatîmiler tarafından Şiîliği yaymak için Kahire’de kurulmuş, daha sonra Selahaddin-i Eyyubi’nin 1171 yılında Fatîmileri yıkmasından itibaren selefilerin eline geçmiştir. Bu kurum tarafından yetiştirilmek istenen din adamı modeli; Emevi Döneminin selefi din adamları gibi idarecilere itaat kültürünü özümsemiş, sorgulamayan, meselelere özgün ve objektif bakamayan, aklını kullanmayan, sadece hadisi ve rivayetleri esas alan, dünyaya kapalı, özgüveni olmayan, analiz ve sentez kabiliyetinden yoksun, çağın gereksinimlerini idrak edemeyen ve asrın sorunlarına içtihatlarıyla çözüm üretemeyen din adamı modelidir. İbn-i Teymiyye (ö.1328) ve Muhammed bin Abdülvahhab (ö.1792) gibi radikal selefi âlimleri el-Ezher ve uzantısı olan eğitim öğretim kurumlarında yetişmiştir.

Maalesef bugün İslam Dünyasında İlahiyat eğitiminde önemli bir marka olarak da görülen Mısır’daki el-Ezher Üniversitesi günümüz İslam Dünyasının problemlerinin en önemli kaynağıdır.

Çoğunluğunu el-Ezher’de eğitim almış âlimlerin oluşturduğu ‘Dünya Ehli Sünnet Âlimler Birliği’den bir grup sözde ‘âlim(!)’, birliğin 2013 yılı İstanbul toplantısında salonda kadınlar var diye içeriye girmek istememiştir. Kadına sosyal hayatta hayat hakkı tanımayan, Suudi Arabistan’da kadının araba kullanmasını yasaklayan, Mısır’da Mursî döneminde bir kadın öldükten sonra 6 saate kadar kendisiyle ilişkiye girilebilir yönünde kanun hazırlanmasına dayanak olan fetvaların tamamı el-Ezher patentlidir. Bu örnekler el-Ezher’in ve selefi zihniyetin ne derece çağdışı olduğunun çok açık göstergeleridir.

Ayrıca bugün ekonominin kalbi olan finans ve bankacılık sektöründe Müslümanların dünyada ciddi bir varlık gösterememesinin, Müslümanlar içerisinden dünyaca ünlü sanatçı, müzisyen, sinema aktörü, bilim ve fikir adamları çıkmamasının en önemli sebebi yine selefi metotla hareket eden el-Ezher’in yetiştirdiği din adamlarının yanlış içtihatları ve fetvalarıdır.

Selefiliğin Malikilik, Hanbelîlik ve Vehhabilik olmak üzere üç önemli kolu vardır. Bu kollardan en yumuşak olanı Malikilik en radikal olan ise Vehhabiliktir. IŞİD başta olmak üzere el-Kaide, Taliban, Boko Haram, eş-Şebab ve el-Mehdi gibi radikal terör örgütleri hep selefiliğin içerisinden çıkmaktadır.

IŞİD vb radikal terör örgütleri Vehhabiliğin fikri dayanağı olan İbn-i Teymiyye (ö.1328) ve Vehhabiliğin kurucusu olan Muhammed bin Abdülvahhab (ö.1792) gibi radikal selefi âlimlerin din anlayışından beslenmektedir. Bilindiği gibi selefi ideoloji dini cihat ve namaza indirgemekte, cihadı ise silahlı mücadeleden ibaret görmektedir.

Kur’ân’ın Cihad Anlayışı ve IŞİD Terör Örgütü

Irak Savaşı’nın ilk yıllarında kurulan ve 2004 yılında el-Kaide’ye bağlılığını ilan eden ve bir süre Irak el-Kaidesi adıyla faaliyet yapan IŞİD daha sonra el-Kaide ile bağlarını kopartmış ve bugün Irak ve Suriye topraklarında Sünni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde halifeliği kurma hedefi ile cihad adı altında vahşet ve katliamlarla ilerleyişini sürdürmektedir. Musul’da kendileriyle mücadeleye girmeyip silahlarını bırakarak teslim olmuş Irak polis ve askerlerinden şii olan 1700 esiri kurşuna dizerek katletmiş olmaları, girdikleri bölgelerde masum insanların kafalarını keserek çok büyük vahşet örnekleri sergilemeleri 13. yy. daki vahşi Moğol istilalarını ve İslam tarihindeki Harici zihniyetini anımsatmaktadır. Bugün IŞİD denilen bu vahşi terör örgütünün İslâm’ın imajına verdiği zarar, bütün dünya kâfirlerinin birleşerek İslâm’a verebileceği zarardan daha büyüktür.

Maalesef IŞİD terör örgütü bütün bu katliam ve vahşeti CİHAD adı altında yapmakta ve Kur’ân’ın en mümtaz kavramlarından biri olan cihad kavramını insanlığın gözünde kirletmektedir.

Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Hakîm’de “Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size? Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır.” (Saff Sûresi; 61/10-11) buyurarak Allah yolunda mal ve can ile cihadın kişiyi elim azaplardan kurtaracak çok kârlı bir ticaret olduğunu beyan etmiştir. Yine Kur’ân-ı Mübin’in “Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında oturanlarla malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahitleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır.” âyetiyle sabittir ki malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler Allah indinde diğer Müslümanlardan çok daha faziletli ve derece bakımından da üstündür.

Bozkurt “Mukaddime” adlı eserinde Kur’ân’a göre cihadı anlatırken özetle şu açıklamalara yer vermiştir:
Cihat kelimesi kök itibariyle “ceht” kelimesine dayanır. Cihat bir amaç ve gaye uğruna her türlü gayret ve fedakârlığı yapmak demektir. Bu gayret ve fedakârlığı yapan kişiye “Cahit”; cihadı hayatının tarzı ve bir budu haline getiren kişiye de “mücahit” denir. Allah yolunda cihat şudur ki: Kişi Cenâb-ı Allah’ın (cc) Kur’ân ile göndermiş olduğu hakikatleri yeryüzüne yayıp, bütün akılları ve kalpleri fethederek, insanların İslâm’ın nuruyla nurlanmalarına vesile olmak için canıyla, malıyla mücahede ve mücadele eder, elinden gelen bütün fedakârlığı ve gayreti gösterir. Ancak bu gayrette ikna vardır, zorlama ve icbar yoktur. Kalpleri ihya vardır, bunaltmak ve karartmak yoktur. . “Dinde zorlama yoktur. Doğru ve yanlış birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır.” (Bakara Sûresi 2/256) âyeti de bunu açıkça ifade eder.“Korkutmayın, müjdeleyin; zorlaştırmayın, kolaylaştırın” (Müslim, Cihad, (1732) hadisi ise bu ayeti teyit etmektedir.

Şu zamanda insanlar cihat deyince silahla mücadeleyi anlar hale gelmişlerdir. Halbuki silahla mücadele, İslâm’da en son başvurulacak ve mecbur kalmadıkça tevessül edilmeyecek bir hadisedir. İslâm’da esas olan Allah yolunda, Allah’ın (cc) emrettiği gibi yaşamaktır. Allah yolunda ölmek en son tercihtir. Çünkü Cenâb-ı Hak bizim ölmemizi değil, yaşamamızı istiyor.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde; “Gerçek mücahid nefsiyle cihad edendir” ”(Tirmizî, Fedâiu’l-Cihad, 2)uyurarak, cihadın en büyük ve en geniş alanının nefisle yapılan bölüm olduğunu ifade ediyor. Bu hadis-i şeriften de anlaşıldığı gibi cihadın onda dokuzu Allah’ın (cc) dinini yaşamak ve insanlara tebliğ etmektir. Bunun adı büyük cihattır. Geriye kalan onda biri ise şartları haiz olduğunda ve başka bir alternatif kalmadığında silah ile müdafaadır ki bunun adı da küçük cihattır.

Kur’ân’a göre mukatele (Allah yolunda silahla savaş) iki şartta caiz olur:

Birincisi: Düşmanın saldırısı karşısında müdafaa niyetiyle yapılan mukateledir:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara Sûresi 2/190)

“Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine Sûresi; 8-9)

İkincisi ise mazlumun müdafaası için yapılan mukateledir:

“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” (Hucurât Sûresi; 49/9)

Bu iki şartın haricinde bir Müslüman asla silaha başvurmaz. Aksi takdirde silah zoruyla, şiddetle, öfkeyle, kanla, anarşi ve terörle dünyaya İslâm’ı yayacağını iddia etmek ya kör bir cehalet veya cahilce bir safdillik olur. Ancak Müslüman imanını, canını, malını, ırzını, namusunu ve bu değerlerin tamamını içine alan vatanını korumak ile mükelleftir. Bunlar tehlikeye düştüğü zaman, “(Ey müminler!) verdikleri sözü bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız; yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) müminler iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.” (Tevbe Sûresi 9/13) ayetinin sırrınca cihadın son mertebesi olan mukatele yâni Allah yolunda silahla savaş farz olur.
(M. İlyas BOZKURT, Mukaddime-10. Mukaddime 3. Soru)

“Dinde zorlama yoktur.” âyeti ile de sabittir ki hiçbir insana Müslüman olması için veya Müslüman olanlara dinin rükünlerini uygulatmak için baskı yapılamaz hele hele şiddete asla başvurulamaz. Müslüman dinini ancak ve ancak Kur’ân ve sahih sünnete uygun bir şekilde merhametle tebliğ ederek ve insanlara nasihat ederek yayabilir. İslâm’da cihat adı altında topraklar zorla fethedilemez ve masum insanlar katledilemez. İslâm’da fethin gayesi insanların kalplerini Allah sevgisiyle fethetmek ve mazlumlara yönelik baskı ve zulümlere son vermektir. İslâm savaş halinde bile sivillere, yaşlılara, kadınlara, çocuklara dokunmaya müsaade etmez, hayvanlara ve bitkilere dahi zarar verilmemesini ister. Esirlerle ilgili de Kur’ân “…Onlara tam galip geldiğinizde, bağı sağlam bağlayın (esir alın). Sonra da, ya onları karşılıksız salıverin, ya da fidyeyle bırakın. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya kadar (savaş bitip durum netleşinceye kadar) yapılacak olan budur.” (Muhammed Sûresi, 47/4) buyurmuş ve Hz. Peygamber’de Bedir savaşı sonrası bir kısım esirleri fidye karşılığı, fidye ödeyemeyecek durumda olan bir kısım esirleri de Müslüman çocuklardan onar kişiye okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakmıştır.

Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki IŞİD terör örgütü cihat değil katliam yapmakta, fetih değil toprakları zulümle istila ve işgal etmektedir. Kendilerini İslamcı olarak nitelendiren bu terör örgütünün eli kanlı mensuplarının İslâm’la alakaları “İSLÂM” kelimesinin baş harfi olan “İ” harfinin noktası kadar dahi olamaz. Dil ile söyledikleri Kelime-i Şehadet’in manasının bu insanlıktan nasibini almamış kalpsiz ve ruhsuz insanların kalplerine ve ruhlarına yerleşmediği âşikardır.

Netice itibariyle aklı-ı selim Müslümanlar IŞİD gibi radikal terör örgütleri karşısında birleşerek yekvücut halinde tepki göstermelidir. İslam ülkeleri ise İslam’ın ve Müslümanların imajına büyük bir darbe vuran bu vb zâlim ve vahşi topluluklarla yukarıda ifade edilen Hucurât Sûresi’nin 9. âyeti gereğince zulümlerini sonlandırana kadar savaşmalı, zulümden vazgeçip yola geldiklerinde de âdil bir şekilde yargılamalıdır. Ayrıca İslâm dünyası IŞİD başta olmak üzere el-Kaide, Taliban, Boko Haram gibi radikal terör örgütlerinin beslendiği selefi din anlayışına karşı da sevgiyle, hoşgörüyle, merhametle ve adaletle insanlara muamele etmeyi esas alan, Müslümanları akla, mantığa, pozitif bilimlere, sanata ve ticarete önem vermeye davet eden Hanif İslâmını insanlığın gündemine getirerek mücadele etmelidir. Unutulmamalıdır ki selefiliğin ve neticesi olan radikal İslam anlayışlarının İslam toplumlarında ortaya çıkardığı yaraların tedavisi ancak ve ancak Hanif İslamıyla mümkün olacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

18 − four =

*