Anasayfa » İlahiyat İlimleri Araştırma Merkezi » Hadis » Hz. Peygamberin Kadınlara Kazandırdığı Şahsiyet Hakkı – Prof. Dr. Salih KARACABAEY
Hz. Peygamberin Kadınlara Kazandırdığı Şahsiyet Hakkı – Prof. Dr. Salih KARACABAEY

Hz. Peygamberin Kadınlara Kazandırdığı Şahsiyet Hakkı – Prof. Dr. Salih KARACABAEY

Prof. Dr. Salih KARACABEY
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”(1) buyurduğu Hz. Muhammed (s.a.v.); insanların hemcinslerine yaptıkları zulüm ve haksızlıklar sebebiyle, karanlıklar içerisinde yaşanan bir dönemde, hak ve adaletin yolunu aydınlatan bir nur gibi gönderildi. Yüce Allah’ın, “Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzeresin”(2) ayetinde işaret ettiği gibi, ahlâkî değerleri bizzat yaşayarak örnek oldu. Hayatı boyunca da insanlara bunu öğretmeye çalıştı.
İnsan, maddî ve rûhî tarafı olan biyolojik ve psikolojik bir varlıktır. Dolayısıyla biyolojik yapısı kadar psikolojik yapısı ile de önemlidir. Yakınlarından ve toplumdan en büyük beklentisi şahsiyet olarak tanınmak ve saygı görmektir. Çoğu zaman insana yapılabilecek en büyük eziyet ve verilebilecek en ağır ceza onu önemsememektir. O yüzden İslâm dininin kadın hakları konusundaki önceliği onları önemsemek ve şahsiyet olarak değer vermek olmuştur. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetten önce kendi davranışları ile gösterdiği, ondan sonra da ilk savunduğu şey; ırkı, rengi, sosyal statüsü ve cinsiyeti ne olursa olsun bütün insanların aynı haklara sahip olarak bu dünyaya geldiği gerçeğinin herkes tarafından kabul edilmesi idi. Mekke’nin ileri gelenleri, en çok bu düşüncesinden dolayı Rasûlullah’ın (s.a.v.) karşısında idiler. Bütün çabaları ya O’nu bu fikrinden vazgeçirmek ya da başarısız olması için ne gerekiyorsa yapmaktı.

Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisine nübüvvet görevi verildiği andan itibaren; insan ilişkilerinde sevgi, saygı, merhamet, hak ve adalet duygularını öne çıkarmak üzere yoğun bir çaba içine girdi. Hakkı en çok ihlal edilenlerin hakkını savunmak O’nun öncelikleri arasında idi. Bu gurupların başında da kadınlar geliyordu. Kadınların uğradığı haksızlığın ilk ve baş aktörleri, çocuklarının kız olarak dünyaya gelmelerini istemeyen babalar idi. Babanın hayatta olmaması durumunda hâkimiyet erkek kardeşin oluyor ve kız kardeşin hayatına müdahale hakkını kendisinde görebiliyordu. Evlendiklerinde kendilerine değer vermeyen eşleri, üçüncü sırada yerlerini alıyorlardı. Eşin vefatı durumunda kadınların hürriyetine müdahale yetkisi vefat eden eşin büyük oğlunun eline geçebiliyordu. Kendi çocuğundan görebileceği saygısızlık da, dünya hayatının en büyük acıları arasında yerini alıyordu. Kadınların en yakınlarından gördükleri bu haksızlıkları, düşünce boyutunda ve ahlâkî zeminde kaldırmadan hiç bir kanun onları yeterince koruyamazdı. Öncelikle onların şahsiyetlerini tanımak ve değer vermek gerekiyordu. Hz. Muhammed (s.a.v.) hak ettikleri yere getirme mücadelesi vermeye başladığında kadınların bulundukları yer ile getirildikleri seviye birkaç örnek ile anlatılmaya çalışılacaktır. Aradaki fark yeteri kadar anlatılabildiğinde bu makale amacına ulaşmış demektir.

Kız Evladından Utanan Değil Seven Bir Baba

Cahiliye döneminde Araplar için oğlan çocuk çok önemli idi. Hakları ve çıkarları hukukun değil gücün koruduğu bir zamanda elbette erkek evlat güç demekti. Erkek evladı çok olan kendisini güçlü hissediyor aynı zamanda toplumda saygı görüyordu. Savaşma kabiliyeti olmayan ve Arap örfünde de buna imkân bulunmayan kız çocukları anne babalar tarafından hasretle beklenen dünyaya gelişleri ile mutlu olunan varlıklar değildi. Bunu, gizli veya açıkça hissettiriyorlardı. Çocuklar dünyaya geldiklerinde kendilerine en yakın varlık anne-babalarıdır. Onların ilgisi, sevgisi, yakınlığı kişiliklerinin ilk simgeleridir. Cahiliye dönemi Arap yarımadasında dünyaya gelen kız çocuğunun baba olarak karşılaşacağı kişiyi Allah şu ayetle tasvir ediyor: “Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? … .”(3) Onlardan bir kısmı hakikaten kız çocuğunu büyütürken, hayatının bir yerinde onun başına gelebilecek istenmeyen şeylerin utancını yaşama sıkıntısını duyuyordu. Bazıları çözüm yolu olarak kendi çocuğunu toprağa gömerek hayatından çıkarma yoluna gidebiliyordu. Yaptığı bu büyük hatanın ağır bir bedelinin olduğunu ve onu kıyamet günü ödeyeceğini Allah; “Diri diri toprağa gömülerek öldürülen kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman;”(4) ayetleriyle hatırlatarak onları bu yaptıklarından vazgeçirmeye çalıştı.

Gelişi ile sadece Arap yarımadasını değil, kâinatı aydınlatan son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ise; “Her kimin bir kızı olur da onu diri diri toprağa gömmez, hor gör­mez, oğlan çocuğunu, ona tercih etmezse, Allah onu cennete koyar,”(5) hadisi ile kızını büyütmenin kişiye ulaşamayacağı bir mutluluk getireceğini müjdeledi. Ayet ve hadis birlikte değerlendirildiğinde, öldürmenin getireceği ceza ve yaşatmanın getireceği mükafat muhatabı hareketinden vazgeçirmek konusunda ikna edici olabilirdi. Böylece insan haklarının en başında gelen hayat hakkı temin edilmiş; hem de evladının mutluluğunu yaşamak varken dünyası kararan ve ahiretini de kendi eliyle yok eden baba kurtarılmış oluyordu. Hadiste, çocuklar arasında kız erkek ayırımı yapılması yasaklanmak suretiyle, akrabalık bağlarının kopmasına sebep olacak bir kötülüğün fitilinin ateşlenmesi de önlemiş oluyordu.

Cahiliye anlayışından babada değişmesi gerekenler henüz tamamlanmış değildi. Kızını büyütürken yaşadıklarını bir külfet değil nimet olarak algılasın ki ona karşı iyi davransın ve onun sevgiyle büyüyüp yetişeceği bir aile ortamı hazırlasın. Bu durumda Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kız çocuklarına sağladığı hak ve imkan sadece yaşama hakkının temin edilmesi ile sınırlı kalmıyordu. Onların bakımı, korunması, sevgi ve merhametle büyütülüp hayata hazırlanmasının ahiretteki karşılığının cennet olduğunu müjdelerken (6) kız çocukları için günümüzde hâla tartışılan çok önemli bir meselenin çözümü yolunda önemli teşviklerde bulunuyordu. Hatta kendi kızı olmasa bile, üç kız çocuğunun sorumluluğunu üstlenen, onların ihtiyaçlarını karşılayan ve eğitimlerini güzelce yaptıran kişiyi Allah’ın cennete koyacağı müjdesini vermek(7) suretiyle kız çocuklarını hor gören bir anlayışı ortadan kaldırıp onlara karşı sevgi ve şefkat dolu bir toplum meydana getirmenin temelini atıyordu.

Kızının Sahibi Değil Babası

Arap toplumunda babalar özellikle kızlarını evlat olarak değil, sahibi oldukları bir eşya veya kendi mülkiyetlerinde bulunan bir köle gibi görebiliyorlardı. Dolayısıyla onlar adına her türlü kararı kendileri verebiliyorlardı. Halbuki işin aslı cahiliye dönemi Araplarının anladığı gibi, anne ve babalar çocuklarının sahipleri değil, onların hayatını kolaylaştırmaktan sorumlu insanlardır. Evleninceye kadar, eğitimi dahil her şeyinden babayı veya erkek kardeşi sorumlu tutan Hz. Peygamber, evlendikten sonra eşinin vefatı veya boşanma sebebiyle, dul kalan evladın her türlü ihtiyaçlarının hiç yüksünmeden karşılanmasını yine babadan istemektedir. Sahâbe’den Sürâka b. Cu’şum’a buyuruyor ki; “Sana en büyük iyiliğin ne olduğunu öğreteyim mi? Sürâka, evet deyince; Dul kalıp sana dönmüş kızına yaptığın iyiliktir.”(8) Evlat olarak babası üzerinde hak sahibi olan kız çocukları, kardeş olarak da erkek kardeşleri üzerinde hak sahibidirler. “Kimin üç kızı veya üç kızkardeşi olurda onlara iyi davranırsa cennete girer”(9) hadisi ile, kız kardeşleri yalnız bırakmama ve onların yanında olma sorumluluğu erkek kardeşlere yüklenmiştir.

Kızının Hayatına Müdahale

Cahiliye insanı sahibi olduğu herhangi bir eşya gibi gördüğü kızını; beğendiği bir kız ile evlenebilmek için onun babasına karşılık olarak verebilirdi. Babanın olmadığı durumlarda erkek kardeş aynı yetkiyi kullanabilirdi. Araplar arasında bu şekilde yapılan evliliklere “Şiğar Nikahı”(10) denilirdi. Hz. Peygamber, kızların şahsiyetini yok sayan ve istemedikleri bir evliliğe mahkum eden bu uygulamayı “Şiğar nikahı yoktur” buyurarak, kökten reddetmek suretiyle(11) mağduriyetlerden birini daha ortadan kaldırdı.

Cahiliye döneminde boşandıktan sonra bile bazen eski eşlerin bazen de baba veya erkek kardeşin müdahalesi kadınlar için eziyet boyutuna varabiliyordu. Dul bir bayanın hayatına müdahaleyi Allah; “Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ermişse, kocaları ile birbirleriyle güzellikle anlaşmışlarsa evlenmelerine engel olmayın. İçinizden Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse bundan ibret alır. Bu sizin için daha nezih ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz”(12) ayetiyle yasakladı. Böylece cahiliye anlayışının babaya, erkek kardeşe veya önceki eşe tanıdığı yetki iptal edilmiş ve kadınlara eziyet olan bir uygulama daha kaldırılmış oluyordu.

Hz. peygamber hayatta iken dul bir bayanı babası kendisinden habersiz evlendirmişti. Bu evliliğe razı olmayan hanım Hz. Peygamber’e durumu arz edince Rasûlullah (s.a.v.) o nikahı iptal etti ve kadın kendi istediği başka bir şahısla evlendi.(13) Kadınların haklarına müdahale eden başkaları da olmasın diye Rasûlullah (s.a.v.) dul kadınların yeni bir evliliğe karar vermelerinde yetkinin kendilerine ait olduğunu “Dul kadın evlilik konusunda velisinden daha çok söz sahibidir,”(14) hadisi ile kesin kuralı açıkladı.

Hayatına Müdahale Değil, Saygı ile Birlikte Karar

Hz. Peygamber, sünnetinden uzaklaşmanın veya yanlış anlamanın bir sonucu olarak, günümüzde de genç kızların veya bayanların çoğunun kullanamadığı bir hakkı, cahiliye Araplarının katı anlayışlarını değiştirerek onlara sunuyor. İnsanların hayatında evlilik kararı vermek ve evleneceği eşi seçebilmek bireyin mutluluğu kadar toplumsal huzurun temini açısından da çok önemlidir. Çünkü aile, toplumu meydana getiren en küçük sosyal birimdir. Vücudun bir hücresinde meydana gelen hastalığın kısa sürede bedeni etkilediği gibi, ailede meydana gelebilecek huzursuzluk kısa sürede topluma yansır. Ailede huzuru temin etmenin ilk şartı, henüz kuruluş aşamasında, tarafların duygusal olarak birbirlerini beğenmeleri ve evliliğe hür iradeleri ile karar vermeleridir.

Kız çocuklarını evlendirirken yapılan hak ihlallerinden biri de, babanın maddî veya manevî bir çıkarı varsa, evlilik gibi önemli bir kararı kendisine sorup görüşünü almadan genç kız adına baba verebiliyordu. Bu uygulama bile tek başına kız çocuğunun şahsiyetine değer verilmediğini ortaya koyan önemli bir gösterge idi. Hak ihlallerinin önüne geçmeye öncelik veren Hz. Peygamber, Hz. Aişe ve sahâbeden başka isimlerin de naklettiği şu olay ile genç kızların bu mağduriyetlerini de önlüyordu: Bir genç kız Hz. Peygamber’e gelerek: “Babam hakirliğini benimle giderip yükselmek için beni erkek kardeşinin oğlu ile evlendirdi, diye şikâyette bulundu. Rasûlullah olayı doğrulamak için kızın babasını çağırdı. Baba olayı doğrulayınca Hz. Peygamber kıza, yapılan nikâ­hı kabul veya reddetme yetkisinin kendisinde olduğunu söyledi. Bunun üzerine genç kız; “Ben babamın yaptığı işi kabul ediyorum. Fakat babaların böyle yapmaya hakları olmadığının kadınlarca bilinmesini istedim, dedi.”(15) Yine bu meseleyi açıklayan bir hadisi Ebu Hüreyre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Kız evlendirilirken fikri sorulur eğer susarsa izin vermiş kabul edilir. Eğer istemez ise evlendirmek caiz olmaz,”(16) ifadeleri ile naklediyor. Kesin ve net ifadelerle bir çok kez; “Genç kız rızası alınmadan, dul bayan da kendi kararı olmadan evlendirilemez,”(17) buyurarak, babası da olsa, kız çocuklarını istemediği bir hayatı yaşamaya zorlama yetkisinin hiç kimseye verilmediğini açıkça ortaya koyuyordu.

Eşlerin Yanında En Kıymetli Varlık

Cahiliye döneminde kadınların yaşadığı sorunların bir kısmının kaynağı eşleri idi. Sorunların başlangıç noktasını kadınların şahsiyetine ve kişilik haklarına saygı gösterilmemesi oluşturuyordu. Şartlarına uyulması gereken en önemli anlaşmanın evlilik olduğunu vurgulayarak erkekleri buna sadık kalmaları konusunda sıkça uyaran(18) Hz. Peygamber, erkeklerden eşlerinin şahsiyet haklarına öncelikle riayet etmeleri hususunda dikkatlerini çekmişti(19). İyi insan olmanın ölçüsünü “eşlerine karşı iyi davranmak”(20) olarak açıklaması Hz. Peygamber’in bu konudaki hassasiyetini anlamak için yeterli gözükmektedir.

Evlenirken ve evlilik süresince iyi olmak kadar, istenmemekle birlikte, boşanma durumunda bile ahlâkî ilkeleri önceleyip kadınlara karşı iyi davranmayı ve onları mağdur edip sıkıntıya sokacak davranış ve uygulamalardan kaçınmayı, hem Allah hem de Hz. Peygamber emretmektedir. Cahiliye döneminde hayatının birçok aşamasında haksızlığa uğrayan ve hak mahrumiyetleri yaşayan kadının; boşanma sırasında yaşadıklarını ve boşandıktan sonra eski eşiyle veya bir başkasıyla tekrar evlilik düşünmesi durumunda karşılaştığı engelleri de ortadan kaldırıyordu. Cahiliye döneminde boşanma konusunda hiçbir hak ve yetki sahibi olmayan kadınlar, eşlerinin keyfî ve eziyet etmek isteyen tavırları dolayısıyla çoğu zaman büyük mağduriyetlerle karşılaşıyorlardı. Bunu engellemek üzere Allah: “Kadınları boşadığınızda, müddetleri sona ererken, onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zararlı olacak şekilde tutmayın; böyle yapan şüphesiz kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın ayetlerini de alaya almayın; Allah’ın üzerinize olan nimetini, öğüt vermek üzere size indirdiği Kitap ve hikmeti anın, Allah’tan sakının, Allah’ın her şeyi bildiğini bilin”(21) buyurdu.

Evlatlarının Baştâcı

Cahiliye döneminin yanlışlarından birini de, eşi ölen kadının üvey oğullarından birinin kendi üzerindeki hâkimiyetine kesinlikle son vererek kaldırdı. Böylece hayatının her aşamasında ona yakın olan erkekleri kendisine iyi davranmakla yükümlü tutmuş oldu. Büyüyüp yetişkin insan olan kendi çocuğunu da öncelikle annesine iyi davranmakla sorumlu tutarak(22), cahiliye döneminde mağdur edenlerin hepsini kendisine sevgi ve saygı ile ihtimam göstermeye yönlendirdi. “Cennet annelerin ayakları altındadır”(23) ifadesiyle de baştâcı oldu.

Hayatı boyunca mazlumun hakkını savunmayı ilke edinen Hz. Muhammed (s.a.v.), kadın hakları savunucularının ilk sırasına yerleşmeyi hak edecek uygulamaları hayata geçirdi. Kadınların diğer bütün haklarını kullanabilmelerinin yolunu açan “şahsiyet” hakklarını elde etmelerini sağlayan Hz. Muhammed (s.a.v.) oldu.
Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma’suma bütün bir beşeriyyet…
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret. (24)

Dipnotlar:
1.Enbiyâ, 21/107
2.Kalem, 68/4
3.Nahl, 16/58-59
4.Tekvîr, 81/8-9
5.Ebû Dâvûd, Edeb, 121, r.5146, IV,337; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,223; İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, VIII,363; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 196.
6.Buhârî, Edebü’l-müfred, s. 41; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, V,90; Hâkim, el-Müstedrek, IV, 195.
7.Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 97; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XI,216; Heysemî, Buğyetü’l-bâhıs an zevâidi’l-müsnedi’l-hâris,(I-II) thk. Hüseyin Ahmed Salih el-Bâkirî, 1. Baskı Merkezi hıdmeti’s-sünne ve’s-sîreti’n-Nebeviyye, Medine 1413/1992, II, 850
8.Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 175; Buhârî, Edebü’l-müfred, 42; İbn Mâce, Edeb, 3; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, VII,129.
9.Buhârî, Edebü’l-müfred, 42.
10.Taberânî, el-Mu‘cemu’l-evsat, III, 228;
11.Buhârî Nikah, 29; Nesâî, Nikah, 61; Ahmed b. Hanbel, II, 35;Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, XI, 358; Beyhakî, Sünen, (I-X) Mekke 1414/1994, VII, 200
12.Bakara, 2/232
13.Bkz. Buhârî, Nikah, 43; Abdurrazzak, el-Musannaf, VI, 150; Ebû Dâvûd, Nikah, 26; Dârakutnî, Sünen, III, 231-232;
14.Müslim, nikâh 66, 68; Ebû Dâvûd, Nikah, 26; Tirmizî, nikâh 18; îbn Mace, nikâh 11; Darimî, nikâh 13; Muvatta, nikâh 4; Ahmed b. Hanbel, I, 219, 242, 274, 345, 355, 362.
15.Olayı anlatan farklı rivayetler birleştirilerek bir metin oluşturulmuştur. Ahmed b. Hanbel, VI, 136; İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, IV,137; Nesâî, Nikah 36; İbn Mace, Nikah, 12; Dârakutnî, Sünen, III, 232;
16.Ebû Dâvûd, Nikah 26; Nesâî, Nikah, 36; İbn Mâce, Nikah, 14.
17.Buhârî, Nikah, 10; Ebû Dâvud, Nikah, 26; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, VIII,136; Dârakutnî, Sünen, III,237.
18.Buhâri, Surût 6; nikâh 14; Müslim, nikâh 63; Ebû Dâvud, Nikah, 39; Tirmizî, nikâh 32; Nesâî, nikâh 42; İbn Mâce, nikâh 41; darimî, nikâh 21; Ahmed b. Hanbel, IV, 144, 150, 152.
19.Ebû Dâvud, Nikah, 41; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 295.
20.İbn Hıbban, Sahih, IX,483;Ebû Ya‘lâ, Müsned, X,333.
21.Bakara, 2/231
22.Ebû Dâvud, Edeb, 130; Kitâbu’l-birr ve’s-sıla, 1; İbn Mâce, Vasâya, 4; Edeb, 1; İbn Hıbban, Sahîh, II,175.
23.Hadis bu lafızlarla Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’ li Ahlakı’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmi’, II, 231 ve el-Kuzâî, age, I,102’de isnadı ile birlikte yer almaktadır.ayrıca bkz. Aclûnî, Keşf, I, 335; Derviş el-Hût, Esne’l-Metâlib, 124
24.Mehmet Âkif, Safahat, ME.B. Yay, İstanbul 2001, s.504.