Panel

İLSAM’DAN “HANİF İSLÂM ve SELEFİLİK” PANELİ

İlahiyat İlimleri Araştırma Merkezi İLSAM tarafından Bursa Ördekli Kültür Merkezi’nde geniş bir katılımla gerçekleştirilen “Hanif İslâm ve Selefilik” konulu panelde akademisyen adayları genç ilahiyatçılar, günümüz İslâm dünyasının sorunlarına ışık tuttu.

 İLSAM Onursal Başkanı İlyas Bozkurt, Osmangazi Müftüsü Cahit Çetin ve Nilüfer Müftüsü Durmuş Ayvaz katıldığı panelde İLSAM Genel Koordinatörü Akın Karadeniz’in açılış konuşmasıyla başlayan panel, Muhammet Aydoğan’ın moderatörlüğünde Enes Açık, Mustafa Onur Kutlu, İbrahim Tuna, Enes Latifoğlu, Yasin Akkurt ve Kamuran Şanaldı’nın sunumlarıyla devam etti.

Sunuculuğunu Osman Ataseven’in yaptığı panele İstiklal Marşı ile başlandı. Akabinde katılımcılar, panelistlerden Enes Açık’ın Kur’ân tilavetini dinledi.

İLSAM GENEL KOORDİNATÖRÜ AKIN KARADENİZ’İN AÇILIŞ KONUŞMASI

Panelin açılış konuşmasını yapan İLSAM Genel Koordinatörü Akın Karadeniz yaptı. Sayın Akın Karadeniz ahlak noktasında cahiliye devrinin yaşandığı Arabistan’ın içinden, Hz. Muhammed’in (sav) 23 yıllık nübüvvet süresinde dünyaya timsal olmuş bir sahabe-i kiram neslinin çıktığını anlattı. Bu durumun Hanif İslâm anlayışıyla gerçekleştiğine işaret eden Karadeniz, günümüzde de İslâm toplumlarının fakirlik ve cehalet bataklıklarından ancak Hanif İslâm anlayışı ile çıkacağını vurguladı.

Konuşmasının sonunda Karadeniz şunları kaydetti:

“İslam Dünyasının yeniden dirilişine, 3M prensibi ile özetlemiş olduğumuz Modern, Milliyetçi ve Muhafazakâr unsurları dengeli bir şekilde üzerinde barındıran din adamlarının öncülük edeceğine inanıyoruz. Asırlardır, İslâm Dünyası Modern, Milliyetçi ve Muhafazakâr din adamı modelini oluşturamamanın sıkıntısını çekmiş ve bunun neticesinde de maalesef taassuba veya Kur’ân ölçüleri dışında bir akılcılığa sürüklenmiş din adamları ortaya çıkmıştır. Evet, Kur’ân’ın mantığına, ruhuna ve özüne hâkim; ‘Allah Resulü (sav) bugün, 21. asırda yaşıyor olsaydı nasıl bir İslâm Medeniyeti inşa ederdi?’ sorusunun cevabını bulabilmiş, O’nun şekline, şemaline, kılığına, kıyafetine takılı kalmayarak, O’nun dünya görüşünü, hayata bakış açısını, yaşadığı zamanın sorunlarına getirdiği çözümlerin arkasındaki ilkeleri idrak edebilmiş; sağlıklı bir dünya-ahiret dengesi kurabilmiş; hem modern, hem milliyetçi, hem de sağlam dini bilgilerle donanmış, manevi ve ahlaki fazileti yüksek, hitabetiyle, zekâsıyla, nezaketiyle, empatisiyle, sempatisiyle, giyim kuşam tarzıyla, hanımefendiliği ve beyefendiliği ile insanlar arasında adeta bir cazibe merkezi haline gelebilmiş, kendine güvenen, genç ve dinamik bir din bilginleri nesli Allah’ın izni ve yardımıyla İslâm toplumlarında büyük inkılâpların yapılabilmesine, İslâm Dünyasının bilimde, kültürde, fende, felsefede, sanatta, sporda, ekonomide yani hayatın her alanında zirvelere çıkabilmesine öncülük edecektir.”

MODERATÖR MUHAMMET AYDOĞAN’IN KONUŞMASI

İLSAM Genel Koordinatörü Akın Karadeniz’in açılış konuşmasından sonra oturumu açan moderatör Muhammet Aydoğan, günümüzde İslâm dünyasının cehalette ve fakirlikte zirveyi yaşadığına dikkat çekerek, bunun en önemli sebebinin Kur’ân’ın insanlara hediye ettiği ve Hanif İslâm’ın da 3 temel esası olan tevhid, akılcılık ve güzel ahlak prensiplerinin unutulmasından kaynaklandığını söyledi. Hz. Muhammed’in aklı, bilimi ve içtihadı son derece önemsediğini ve bu durumu içine sindiremeyenlerin Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde yaşanan karışıklıkların hemen ardından harekete geçtiğini anlatan Aydoğan, “Hanifliği esas alan İslâm anlayışı yıkılarak, yerine ırkçı ve bağnaz zihniyete dayanan diktatör Emevi Devleti kuruldu. Arapların, hatta Emevilerin üstünlüğüne dayanan, fikir ve inanç özgürlüğünün olmadığı bu diktatörlük sistemi, İslâm dünyasının üzerine bir kâbus gibi çöktü” diye konuştu. Konuşmasında Hanif İslâm’ın yeni bir düşünce olmadığını belirten Aydoğan, “Hanif İslâm bizzat Kur’ân’ın anlattığı, Peygamber Efendimiz’in ve O’nun ashabının yaşamış olduğu İslâm anlayışıdır. Yine İmam-ı Âzam gibi büyük şahsiyetlerin yaşamış olduğu İslâm anlayışıdır ki; İslâm âlimleri içerisinde Hanif İslâm’ın en önemli temsilcisi Ebu Hanife’dir. Hanife adında bir çocuğu olmamasına rağmen; Hanif İslâm’ının 3 temel esası olan tevhid, akılcılık ve güzel ahlakı prensip edinerek kendi döneminde Hanif İslâm anlayışı ile hareket eden bir kitlenin lideri olması nedeniyle Ebu Hanife yani Haniflerin Babası künyesi verilmiştir kendisine.” dedi.

Hanif İslâm’da dinin ana kaynağının Kur’ân olduğunu, Kur’ân’ı anlamada yardımcı kaynakların ise sırasıyla Kur’ân’ın kendisi, sahih sünnet ve akıl olduğunu açıklayan Aydoğan, “Selefilikte ise dinin ana kaynağı hadistir. Zayıf, hasen, sahih bütün hadisleri birbirinden ayırmadan dinde esas kabul edip, hayatın merkezine koyan bu görüş; bilimdeki, sanattaki, teknolojideki yenilikleri açıklayamaz hale gelmiş ve taassup bataklığına düşmüştür.” şeklinde konuştu.

Aydoğan konuşmasını “İslâm dünyası, dikdatör devletlerin ve IŞİD başta olmak üzere el-Kaide, Taliban, eş-Şebab gibi radikal terör örgütlerinin beslendiği Selefi din anlayışına karşı; sevgiyle, hoşgörüyle, merhametle ve adaletle insanlara muamele etmeyi esas alan, Müslümanları akla, mantığa, pozitif bilimlere, sanata ve ticarete önem vermeye davet eden Hanif İslâmı’nı, insanlığın gündemine getirerek mücadele etmelidir.” diyerek tamamladı.

ENES AÇIK’IN “KUR’ÂN’A GÖRE HANİF İSLÂM” KONULU SUNUMU

Daha sonra ilk panelist olarak kürsüye gelen Enes Açık “Kur’ân’a göre Hanif İslâm” konulu sunumunda tevhit, akılcılık ve güzel ahlaka dayanan Hanif İslâm anlayışı hakkında özetle şu bilgileri verdi:

Hanif kelimesi “Tertemiz, arı, duru, pak” anlamlarına gelmektedir. Fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” anlamına gelir. Hz. Peygamber de “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.”buyurmuştur. Hanif İslâm’dan Rûm Sûresi 30. ayette şöyle bahsedilir: “Yüzünü Allah’ın fıtratı olan hanif dinine çevir ki; Allah insanları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın yaratma metodu değişmez. İşte bu kayyum olan (zaman, zemin, şahsa göre değişmeyen) dindir. Ancak gelgelelim ki insanların çoğu bunu bilmezler.” Ayetlerden, Hadislerden ve Hanif ve Fıtrat kelimelerinin anlamlarından; anlıyoruz ki; Cenâb-ı Hakk Kur’ân’daki emir, yasak ve tavsiyeler ile yani Hanif İslâm ile insanda adeta yeni doğmuş bir çocuğun masumiyetini hedeflemektedir.

Tevhidin özünün Allah’tan başka bütün ilahları, batıl inançları ve hurafeleri reddetmek ve akabinde ise yalnızca O’na kul olmak ve yalnızca O’ndan istemek olduğunu belirten Açık, “Akıl ise Kur’ân’ı anlamada, en önemli yardımcı kaynaklardan bir tanesidir. İslâm Dininin bakiyesi ve meyvesi ise güzel ahlaktır. Bütün ibadetler, fıkhi kurallar tek bir sonuca varmak içindir. O sonuç da güzel ahlaktır. Evet, Hanif İslâm şekle değil öze odaklanır. İşte o öz de güzel ahlaktır. Güzel Ahlak; Allah’ın yaratmış olduğu tüm varlıklara, hususan insanlara iyilikte bulunmaktır.” ifadelerini kullanarak güzel ahlakla ilgili Kur’ân’dan birçok ayet okuyarak örnekler verdi.

Açık sunumunun sonunda ise “Güzel Ahlakla ilgili iyilik yapmak, merhametli olmak, adaletten asla vazgeçmemek, kamu malına el uzatmamak vs. gibi ilkeleri hayatına uygulamayan bir insan; ne kadar da imanı ve ibadetleri olsa da tek kanadı kırık kuş misali dünya ve ahirette sürünmeye mahkûmdur.” şeklinde konuştu.

MUSTAFA ONUR KUTLU’NUN “HANİF İSLÂM’DA SAHİH SÜNNET’İN ÖNEMİ” KONULU SUNUMU

Daha sonra ikinci panelist olarak kürsüye gelen Mustafa Onur Kutlu ise “Hanif İslâm’da Sahih Sünnet’in Önemi” konulu bir sunum yaptı.

Mustafa Onur Kutlu, Hz. Peygamber’in vefatından sonra çeşitli sebeplerle zayıf ve uydurma hadislerin ortaya çıktığını belirterek, hadislerin belli kriterlere tabi tutulması gerektiğini söyledi.

Mustafa Onur Kutlu öncelikle hadis uydurma sebeplerini beş maddede şöyle özetledi:

1.Menfaatperest insanlar siyasi ve ticari çıkarları için hadis uydurmuşlar,

2.Münafıklar ve din düşmanları, dini mübini İslam’ı yıkmak ve fitne çıkarmak için hadis uydurmuşlar,

3.Kıssacılar, milletin ilgisini çekmek ve anlattığı şeyleri daha cazip hale getirmek için hadis uydurmuşlar,

4.İtikadi Ve Ameli Mezhepler, kendi mezhebinin görüşlerini diğer görüşlere üstün kılmak için hadis uydurmuşlar,

5.Son olarak da samimi Müslümanlar da dini sohbet yaparken sohbet konusu hakkında bir hadis bilmediği halde sohbet ettiği kitleye karşı etkili olabilmek için hadis uydurmuşlardır. 

Kutlu daha sonra Sahih Hadisin şartlarını anlattı: Hadisin öncelikle direkt Hz. Peygamber’e dayandırılması gerektiğini, hadisin raviler zincirinde kopukluk olmaması ve hadisi aktaran silsiledeki ravilerin güvenilir ve işinin ehli kimseler olması gerektiğini ifade etti. Kutlu, “Ayrıca hadiste illet olmamalıdır. Yani hadisin orijinal metninde raviler tarafından manayı etkileyecek ekleme ve çıkarma olmamalıdır. Son olarak da Hadis şazz olmamalıdır. Yani hadisin ifade ettiği mananın Kur’ân ve sünnetin temel mantığına aykırı bir anlam taşımaması, akla, mantığa, bilimsel ve tarihi gerçeklere ters düşmemesi gerekir” dedi.

Kutlu, daha sonra ise sahih ve uydurma hadislerden örnekler vererek özellikle uydurma hadislerin toplumsal hayatımızı nasıl etkilediğinden bahsetti. Kutlu Konuşmasının sonunda ise “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Şüphesiz ki Allah cok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.”(Âl-i İmrân Sûresi; 3/31) âyetini okuyarak “Birincisi Zat-ı zül celal emrettiği için; ikincisi, Kuran’ı anlamak ve hayatımıza tatbik etmek için; üçüncüsü, Allah’a doğru bir şekilde kulluk ve ibadetlerimizi hakkıyla ifa edebilmemiz için;  dördüncü olarak, güzel ahlakın ve edebi hasenenin kaynağı olduğu için ve beşincisi de vefa borcumuz olduğu için elbeetteki Resulullah’ın sahih olan sünnetine ittiba etmeliyiz…” şeklinde konuştu.

İBRAHİM TUNA’NIN “HANİF İSLÂM’DA AKLIN ÖNEMİ” KONULU SUNUMU

Daha sonra üçüncü panelist olarak kürsüye gelen İbrahim Tuna ise “Hanif İslâm’da Aklın Önemi” konulu sunumunda şunları söyledi: “Peygamber Efendimiz’in hayatında aklın, mantığın ve rasyonelitenin çok önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Hem Kur’ân, hem Peygamber efendimiz aklı ve içtihadı son derece önemsemiş; cahillikle, hurafelerle ve bidatlarla mücadele etmiştir. Dört halife zamanında da akıl ve kıyas Kur’ân’ı anlamada aktif bir şekilde kullanılmıştır. Dört halife döneminde akıl ve kıyas yoluyla yapılmış yüzlerce içtihat vardır ki bunlar da bugün bizim elimizde mevcuttur. Allah Resulü ve dört halife döneminden sonra Kur’ân’ı anlamaya ve hayatına tatbik etmeye çalışan nice âlimler ve bilim adamları çıkmış ve İslâm tarihine adlarını altın harflerle yazdırmışlardır.”

Konuşmasında “Allah, akıllarını kullanmayanları pisliğe gömer.” (Yûnus Sûresi; 10/100) âyetini yorumlayan Tuna “Bugün âlemi İslâm aklını kullanamadığı için maalesef fakirlik ve cehalet pisliklerine gömülmüştür.” ifadelerini kullandı.

Tuna konuşmasının sonunda İslâm âlimlerinin bilim dünyasına kazandırdığı keşif ve buluşlardan örnekler vererek şunları kaydetti: “Ne zaman ki İslâm âlemi akla, mantığa, pozitif bilimlere önem vermiş, işte o zaman İslâm dünyası her türlü bilimin, buluşun ve icadın altına imza atmıştır. Hususen Abbasiler döneminde, Selçuklu Nizamiye medreselerinde ve Osmanlı’nın Kanuni’ye kadar ki dönemlerinde, astronomi, kimya, matematik, geometri, tıp ve sair tüm pozitif bilimlerde İslâm dünyasına altın çağlarını yaşatan nice bilim adamları yetişmiştir. Ve maalesef Osmanlı’da yükselme devrinden sonra medreselerden aklın ve pozitif bilimlerin dışlanması İslâm dünyasını pisliğe yani fakirliğe ve cehalete sürüklemiştir.”

ENES LATİFOĞLU’NUN “SELEFİLİĞİN DOĞUŞU VE FELSEFİ ALT YAPISI” KONULU SUNUMU

Daha sonra dördüncü panelist olarak kürsüye gelen Enes Latifoğlu ise “Selefiliğin Doğuşu ve Felsefi Alt Yapısı” konulu sunumunda şunları söyledi: “Hz. Ali ile mücadelesi sırasında çocukluğundan beri Hz. Muhammed’in yanında yetişen Hz. Ali’nin hadise hâkim olması yönüyle kendisine karşı ciddi bir üstünlüğü bulunduğunu fark eden Muaviye, hadisin ne kadar önemli bir enstrüman olduğunu anladı ve bundan sonraki dönemlerde bütün politikasını hadis üzerine kurdu. Böylece Emevi Devleti gerek siyasi otoritelerini sağlamlaştırmak ve gerekse Arap milliyetçiliklerinden dolayı Arap kültürünü yaymak amacıyla hadis merkezli din anlayışını desteklemiş ve teşvik etmiştir. Çünkü Kur’ân’ı değiştiremeyeceğinden dolayı kendi ideolojilerini ancak uydurma hadislerle yayma yoluna gitmişlerdir. Böylece sadece hadisi esas alan, aklı devre dışı bırakan, Arap örf ve geleneklerini dinin unsurları haline getiren, pozitif bilimleri, sanatı ve ticareti küçümseyen bir Selefilik akımı ortaya çıktı” şeklinde konuştu.

Latifoğlu konuşmasının sonunda  “Selefiler “Biz Kur’ân’ı anlayamayız.” “Hadis de vahiydir, dolayısı ile hadis Kur’ân’a eşittir.” “Hadis ayeti nesh edebilir.” diyerek bu üç hamle ile Kur’ân’ı saf dışı bırakarak hadisi İslâm dininin ana kaynağı haline getirmiş oldu.”  diyerek selefilerin bu üç argümanını ayrı ayrı ele alıp analiz ederek bu söylemlerin ne denli tehlikeli olduğunu izah etti.

YASİN AKKURT’UN “HARİCİLİK, VAHHABİLİK VE TARİHİ SÜRECİ” KONULU SUNUMU

Daha sonra beşinci panelist olarak kürsüye gelen Yasin Akkurt ise “Haricilik, Vehhabilik ve Tarihi Süreci” konulu sunum yaptı.

Arabistan’ın ortasında kalan çöl bölgesi Necid’de yaşayan bedevilerin Hz. Ali’nin Muaviye ile mücadelesinde “Hüküm ancak Allah’ın­dır. Hem Hz. Ali tarafı hem de Muaviye tarafı kâfir olmuştur!” diyerek iki tarafa da karşı tavır almışlar ve tarihte Hariciler olarak siyasi taraflarını oluşturduklarını anlatan Akkurt, İslâm’ı namaz ve cihatla eşitleyen İbn-i Teymiye döneminde Haricilerin Hanbelîliğe geçtiğini kaydetti.

1700’lü yıllarda ise Necid’li Muhammed bin Abdulvehhab önderliğinde kurulan Vehhabi mezhebinin tüm bölgeyi hızla hâkimiyet altına aldığını ifade eden Akkurt, Vehhabilerin Mekke ve Medine başta olmak üzere Kerbela’da çok büyük katliamlara imza attıklarını, Vehhabi ailesinin yöneticilerinin Osmanlılar tarafından İstanbul’da idam edilmelerinin ardından, Muhammed bin Abdülvehhab’ın damadı olan İbn-i Suud tarafından İngilizlerin de etkisiyle Türk ve Osmanlı düşmanlığına dayanan şu anki Suudi devletinin temellerinin atıldığını söyledi. Akkurt, Vehhabiliğin, dini sadece Vehhabi inancının esaslarına göre yaşamak ve devlete tam itaat esasına dayandığını ve Vehhabilerin Vehhabilik ilkelerine uyum göstermeyenleri tekfir ettiklerini yani kâfir ilan ettiklerini belirtti.

Akkurt konuşmasını  “Müslümanlar din ve siyaseti birbirinden ayırmalı, siyasi tartışma ve kavgalarda ayet ve hadis kullanmamalı ve siyasi muhaliflerine karşı “Kâfir, merdut, zındık, münafık, fasık” gibi kavramları kullanmamalıdırlar. Hepimiz bilmeyiz ki, dinin çekirdeği tevhid, özü ihlas, ruhu sevgi ve bakiyesi güzel ahlaktır.”  sözleriyle tamamladı.

KAMURAN ŞANALDI’NIN “GÜNÜMÜZ VEHHABİLİK,  IŞİD VE KURÂN’IN CİHAT ANLAYIŞI” KONULU SUNUMU

Son panelist olarak kürsüye gelen Kamuran Şanaldı ise “Günümüz Vehhabilik,  IŞİD ve Kur’ân’ın Cihat Anlayışı” konulu sunumunu gerçekleştirdi.

Günümüzde kendini İslami cihat örgütü olarak nitelendiren el-Kaide, IŞİD, ve eş-Şebab gibi terör örgütlerinin Vehhabiliği esas aldıklarını anlatan Şanaldı, çeşitli fotoğraf ve videolar ile bu terör örgütlerinin cihad adı altında gerçekleştirdiği vahşice infazlardan ve eylemlerden bahsetti. Kur’ân’a göre gerçek cihadın tanımını yapan Şanaldı, “Kişi Allah’ın Kur’ân ile göndermiş olduğu hakikatleri yeryüzüne yayıp, bütün akılları ve kalpleri fethederek, insanların İslâm’ın nuruyla nurlanmalarına vesile olmak için canıyla, malıyla mücahede ve mücadele eder, elinden gelen bütün fedakârlığı ve gayreti gösterir. Ancak bu gayrette ikna vardır, zorlama ve icbar yoktur. Kalpleri ihya vardır, bunaltmak ve karartmak yoktur. Kur’ân’a göre mukatele (Allah yolunda silahla savaş) ise ancak iki şartta caiz olur: Birincisi, düşmanın saldırısı karşısında müdafaa amacıyla yapılan mukateledir. İkincisi ise mazlumun müdafaası için yapılan mukateledir.”  ” ifadelerini kullandı.

Şanaldı konuşmasının sonunda şunları kaydetti: “İslâm dünyası IŞİD başta olmak üzere el-Kaide, Taliban, gibi radikal terör örgütlerinin beslendiği selefi din anlayışına karşı sevgiyle, hoşgörüyle, merhametle ve adaletle insanlara muamele etmeyi esas alan, Müslümanları akla, mantığa, pozitif bilimlere, sanata ve ticarete önem vermeye davet eden Hanif İslâmını insanlığın gündemine getirerek mücadele etmelidir. Ve unutmamalıyız ki selefiliğin ve neticesi olan radikal İslam anlayışlarının İslam toplumlarında ortaya çıkardığı yaraların tedavisi ancak ve ancak Hanif İslamıyla mümkün olacaktır.”

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

three × four =

*

Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün